Antalya Doğa Sporları

Toros Dağları ve Boğa Kültü

TOROS DAĞLARI VE BOĞA KÜLTÜ

Prof. Dr. Tuncay NEYİŞÇİ

Akdeniz Üniversitesi

Giriş

"Dağlar yaşamın ta kendisidir." Kolay anlaşılabilir görünen bu sav binlerce yıl önce başka birileri tarafından da ortaya atılmış olmalıdır. Tüm çeşitlilikleriyle yaşamı bu denli derinden etkileyen bir doğal olay ya da nesneye insanların ilgisiz kalması mümkün değildir. İnsanın yazı öncesi ya da sonrası kültür tarihinin dağa ilişkin konular bakımından inanılmaz zenginliği bu yoğun ilgi ve ilişkinin en belirgin kanıtıdır.

Evet, dağ yaşamın kaynağıdır. Bir futbol topu gibi dümdüz bir dünyada yaşamın ortaya çıkması mümkün olamazdı. İklim de, bitki de, kültür de ve hatta insanın kendisi de dağların ürünüdür. Bir başka anlatımla, dağlar olmadan tüm biyolojik ve kültürel çeşitliliğiyle yaşamın filizlenip serpilmesi mümkün olamazdı.

Bilim adamlarının ağırlıklı bir çoğunluğu, insana doğru gidecek evrim serüveninin ilk adımlarının doğu Afrika'da atıldığı konusunda hemfikirdirler. Bu adımın temelinde bir dağ oluşumu hareketinin bulunması, insan ile dağ arasındaki köklü ilişkiyi gözler önüne sermesi bakımından ilgi çekicidir. Plaka tektoniğinin etkisiyle birbirine yaklaşan Asya-Avrupa ve Afrika kıtaları, doğu Afrika'da kuzey-güney yönünde 6000 metreye varan yüksekliğiyle romanlara konu olmuş Kilimanjaro dağını da içine alan, Büyük Rift Vadisi'nin oluşmasına yol açmıştır. Küçük, yavaş ama ısrarlı adımlarla milyonlarca yılda batıdan gelen ve yağış getiren bulutların önüne dikilen bu görkemli dağ silsilesi doğuda önce iklim sonra da bitki örtüsünün önemli ölçüde değişim geçirmesine neden olmuş ve sonuçta kuzenlerimiz olan Australopithecus'lardan Homo smapisens'e uzanacak yolu açmıştır. Bir başka anlatımla, dağın çok yönlü katkısı olmadan insanın ortaya çıkması mümkün olmayabilirdi.

Dağ, heybetli görünümü, üretkenliği ve baş edilmezliğiyle, insanın fiziksel boyutunu olduğu kadar tinsel boyutunu da etkilemiştir. Dağ, insanı ürktüğü, saygı duyduğu ve tapındığı ilk doğa öğelerinin başında gelmektedir. Bilinebilen en eskisinden en yenisine, hemen hemen tüm inanışlarda kutsal bir dağ mutlaka vardır.

Yazılı kayıtların bize aktardığı ilk ana tanrıçanın adı "Kubaba" dır, "Dağ Tanrıçası Kubaba." Kubaba'nın tanrılığı dağın erişilemezliğinden, baş edilemezliğinden, dişiliği ise dağın üretkenliğinden, cömertliğinden gelmektedir Kubaba'nın. Doğum yerinin, bir dağlar, zirveler tarlası görünümünde olan ve neredeyse insana ilişkin tüm uygarlıklara analık etmiş, yataklık yapmış Anadolu olması, onun tüm işlevlerine uygun düşmektedir. Prof. Dr. Fahri Işık (1999), "Doğa Ana Kubaba, Tanrıçaların Ege'de Buluşması" adlı eserinde destansı bir dille anlatır bize "O"nun, başka adlarla anılsa, başka biçimlerle somutlaştırılsa da özü hep aynı kalan binlerce yıllık serüvenini. Dağlar onun tahtı, onun evidir. Çünkü o, dağın kendisidir.

Bu genel saptamalar tüm insanlık serüveninin çok derinden etkilemiş ve onun kültürel yapısını biçimlendirmiştir. Tüm kültürel bileşenleriyle insanlık tarihi bir anlamda dağların da tarihidir.

Bir Yaşam Kaynağı Olarak Dağ

Daha önce de belirtildiği gibi, dağlar yaşamın ta kendisidir. Yaşamın bağımlı olduğu su, toprak, enerji, bitki, orman vb. hepsi dağın armağanıdır. Zirvelerini süsleyen ana sütü gibi ak karlarla dağlar, daha doğru bir deyimle dağ zirveleri, suyu tüm yıl kullanılabilir kılarlar. Bize besin, yani enerji sağlayan bitki ve hayvanlar, dağların aşınarak oluşturduğu toprağın, ovaların bir armağanıdır. Dağlar olmasa toprağın, ovanın, toprak ve ova olmasa tüm çeşitleriyle bitkinin, bitki olmasa tüm çeşitleriyle hayvanların, çeşitli bitki ve hayvanlar olmasa insanların olması mümkün olamazdı. İnsanın kültür tarihinin neredeyse ilk gününden beri dağlara kutsal bir anlam yüklemiş olması, dağ ile yaşam arasındaki bu köklü ve zincirleme ilişkiler kaynağından beslenmektedir.

Havaların ısınmaya başladığı ilkbaharda, piramit ya da koniye benzeyen biçimleriyle ana memesini çağrıştıran dağ zirvelerini süsleyen karlar yavaş yavaş eriyerek, aşağıdaki ovalar, tıpkı ana sütü gibi, yaşam veren suyu ya da bereketi aşılayan ırmakları oluştururlar. Hemen hemen her inançta kutsal sayılan bir dağ ya da su yolu temasının bulunması bu bağlantı ile ilgilidir.

Bu ilişkide önemli bir rolü olan güneşin her gün dağların ardından doğup günü getirmesi ve yine dağların ardından kaybolarak gecenin karanlığına neden olması, dağların tanrıların evi, sarayı olduğu inancını pekiştirmiştir. Kommagene Kralı I. Antiokhos'un kendisine tanrısal bir hava vermek için Nemrut Dağı'nın (2150 m) zirvesine yaptırdığı anıtsal mezar (tümülüs) ve dev tanrı heykelleriyle donatılmış kutsal alanlar, binlerce dağ zirvesi arkasından güneşin doğuşu ve batışının en çarpıcı biçimde gözlenebileceği bir noktalara yerleştirilmişlerdir. Küçük taş parçalarından oluşan anıt mezarın kendisinin de dağ biçimli olması anlamlıdır. Dağların yaşam verdiği kral, bir anlamda dağa geri dönmüştür.

Toros Dağlarından kaynaklanan ve Dicle ve Fırat nehirlerinin hayat verdiği Mezopotamya düzlüklerinde inşa edilen ve insanlarla tanrılar arasında ilişki kurulmasını sağladıklarına inanılan zigguratların dağlara benzemesi ya da benzetilmesi bir tesadüf olamaz.

Benzer biçimde, insanın evrim yolunu açan Büyük Rift Vadisini çevreleyen dağlardan kaynaklanan Nil'in hayat verdiği düzlüklerde inşa edilen firavun (dağ anlamına gelir) anıt mezarlarının, bilinen adıyla piramitlerin, dağa benzetilmiş olması da bir tesadüf olamaz. Bunlar dağ-yaşam-insan-kültür arasındaki ilişkinin dışavurumundan başka şeyler değildir. Dünyamızın bilinen en eski uygarlıklarına kucak açmış bu düzlüklerin, düzenli olarak dağların armağanı taşkınlarla yeniden canlandırılması, insanın da yeniden dünyaya gelme inancına analık etmiş olmalıdır. Eski Mısır dilinde "mons" sözcüğünün hem dağ ve hem de yeniden yaşama dönüşün simgesi olan dişinin cinsel organı anlamına gelmesi, bu bağlantının en açık kanıtlarından biri sayılabilir. Hititlerde birer kral adı olan Tuthaliya, Arnuvanda ve Ammuna, özünde Hatti kökenli dağ adlarıdırlar (Akurgal 1998).

Tarihin en eski manzara resimlerinden biri, patlama anında bir yanardağ tasvir etmektedir ve MÖ 6500-5500 yılları arasında, bin yıl süreyle yeryüzünün ilk parlak uygarlığını yaratmış bir coğrafyada, Çatalhöyük'te bir tapınak odasının duvar bezemesi olarak bulunmuştur. Uzmanlar bunun Anadolu'nun sayısız sönmüş volkanlarından biri olan Hasan Dağı olduğundan emindirler. Çatalhöyük'te dikkat çekici bir başka özellik de, düşman saldırılarını önlemek düşüncesiyle sokakların olmaması ve birbirine bitişik odalara taşınabilir ahşap merdivenler kullanılarak tavanda, güney yönüne bakan kapılardan giriliyor olmasıdır. Kapıların güneye bakar biçimde konumlandırılmış olmasının daha iyi ve bol ışık almayla ilgili olduğundan kuşku yoktur. Ancak, Çatalhöyük'ten güneye bakınca, adını kutsal boğadan alan Toros Dağları'nın gözlenebilmesinin de bir anlamı olmalıdır. Dikkat çekici bir başka ayrıntı da boğa türbesi olarak adlandırılabilecek, boğa başları ve resimleriyle bezeli özel odalarda, boğa başlarının da Toros Dağları'na bakar biçimde düzenlenmiş olmasıdır. Çatalhöyük, dağ ile boğanın, boğa ile inancın özdeşleştiği bir coğrafyadır. Burada Boğanın kendisi kutsaldır ve Çatalhöyük'te boğanın kurban edildiğine dair en ufak bir iz bulunamamıştır.

Prof. Dr. Fahri Işık (1999) Anadolu Luvi dilinde "Taru" sözcüğünün, tanrıların en ulusu "Gök Tanrısı" anlamına geldiğini belirterek, Helence boğa anlamına gelen ve Toros Dağları'na ad olan "Taurus" sözcüğüne benzerliğine dikkat çekmekte ve Dağ Tanrısı ile dağların ecesi "Ana Tanrıça" özdeşliğini vurgulamaktadır. Efes'in Büyük Artemis'i zaman zaman, yine boğa anlamına gelen, Tauro ya da Tauropolos olarak da adlandırılmıştır. (Ergener 1988).

İlk bitki ve hayvan türlerinin evcilleştirildiği, toprağın ilk kez işlendiği Çatalhöyük düzlükleri de, kaynağını Toros Dağlarından alan sular tarafından beslenmektedir. Düzlüklere, ovalara yaşam veren ırmaklar dağların armağanıdır.

Neolitik yerleşmeler için yaşamsal önemde bir başka önemli ürün, yine bir dağ, özellikle yanardağ armağanı olan obsidyendir. Neolitik yerleşmeler ve obsidyen yatakları arasında çok yakın bir ilişki bulunmaktadır. (Aktüre 1994). Aksaray ili sınırları içinde kalan Hasan Dağı'nın armağanı obsidyen yatakları Çatalhöyük'ün gelişimi üzerinde su ve toprağa eş değerde bir rol oynamış olmalıdır.

Dağ, dağı çağrıştıran konik biçimleri ve insan yaşamına sağladığı sayısız yararlarla aynı zamanda ağaçlar, yani ormanla da özdeşleştirilmiştir. Anadolu halkının ormana gitmek için "dağa gitme" deyimini kullanması, bu özdeşleştirmenin ürünüdür. Eski kültürlerde dağlar hep ormanlarla giyinik olarak algılanmıştır. Dağların ormanlardan soyunması oldukça yeni bir olgudur.

Başta yaprağını dökmeyen ve bu nedenle ölüme meydan okuduğuna inanılan sedir, köknar, servi vb. türler olmak üzere, pek çok ağaç türünün dağlar örneği kutsal kabul edilmesi de aynı kültürel kaynaktan beslenmektedir. Kökleriyle yer altı dünyasına, gövdesiyle yeryüzüne, dal ve yapraklarıyla gökyüzüne uzanan ağacın bu üç farklı dünya arasında birleştirici bir eksen işlevi gördüğüne inanılmıştır. Dağın armağanı olan toprak ve ağaç olmadan, mağaralardan kurtulup, insan yapımı kerpiç duvarlı, ahşap damlı evlere geçmek, bir başka anlamla Çatalhöyük'ü yaratabilmek mümkün olamazdı.

Bir Dağ Tarlası, Bir Ana Tanrıçalar Diyarı; Anadolu

Anadolu daha ana tanrıçalar yurdu olmadan çok önceleri bir dağlar, volkanlar yurdudur. Ana tanrıçanın yaşam bağışlayan memelerine benzer binlerce karlı dağ zirvesinin süslediği bu coğrafya parçasına "Anadolu" adı verilmesinin nedeni, her şeyden çok bu dağ zenginliğiyle, bu dağlardan kaynaklanan bereketle ilgili olmalıdır. Dağlar, Anadolu'nun ve bizim ilk anamızdır.

Anadolu'yu baştan başa gezmiş ve izlenimlerini "Bir Gezginin Gözüyle Anadolu Uygarlıkları, Türkiye'nin Tarihi" adlı kitabında toplamış olan Seton Lloyd (1997), dağlık yapısı bakımından Anadolu'yu, Toros Dağları'nın içe bükülmüş başparmağı temsil ettiği açık bir sol ele benzetmektedir. Bu sol elin avuç içi rolünü Anadolu platosu, doğunun dağlık kitlesini, avuç içinin dipteki çıkıntılı kısmı, parmaklar rolünü ise Ege Denizi'ne doğru alçala alçala ulaşan ve hatta Ege Adaları'na kadar uzanan dağ silsileleri oynamaktadır. Bir başka anlatımla, üç kıtanın birleşme noktasındaki Anadolu Yarımadası, iskeletini oluşturan dağlarıyla "yüksek korkuluklu bir köprü"ye benzetilmektedir.

Tufan sonrası Nuh Peygamberin gemisini karayla buluştuğu Ağrı Dağı, Yunan ve Roma mitolojisinin tanrılar mekanı Olimpos Dağı, baş tanrı Zeus'un on yıl süren Truva savaşını izlediği Kazdağı (İda) , vb. bu ünlü ve kutlu dağlardan sadece birkaç tanesidir. İslam kozmolojisinde Kaf Dağı, tanrıdan başka kimsenin, ardında kimin yaşadığı ve neyin bulunduğunu bilmediği, dünyanın çok uzaklarda bulunan ucunu simgeleyen düşsel bir dağdır ve dünyadaki tüm dağların anası olarak kabul edilir. İbrahim Peygamber, oğlu İsmail'i Mezcid-i Aksa'nın yanındaki Moriah Dağı üstünde kurban etmek istemiş, Musa Peygamber, tanrının kendisine gönderdiği "On Emir"i Sina Dağı'nda almıştır. İsa Peygamber, Filistin'deki Zeytin Dağı'nda vaftiz edilmiş, şeytanlar tarafından burada denenmiş ve yine bu dağdan gökyüzüne yükselmiştir. Hazret-i Muhammet, Müslümanlığın esaslarını açıklayan ünlü hutbesini Arafat Dağı'nda okumuş ve ilk tebliğini, Nur Dağı üzerindeki Hira Mağarası'nda almıştır.

Dağlar için söylenen hemen her şey, dağların döl yatağı olarak kabul edilen mağaralar için de geçerlidir. Antalya'nın Kuzeyinde, Toros Dağlarının güneye bakan eteklerinde bulunan Karain Mağarası, insana ilişkin izlerin yaklaşık 300 bin yıl öncesine dek sürebildiği insanın ilk evlerinden birini oluşturmuştur. Duvarları, başta boğa olmak üzere, çeşitli hayvan resimleriyle bezeli Fransa'daki Lascaux ve İspanya'daki Altamira mağaraları ile İsrail'deki Mount Carmel Mağarası, Karain ile aşağı-yukarı aynı dönemi ve aynı kaderi paylaşmışlardır. Mağara, ana tanrıçanın evi, bir başka anlatımla döl yatağıdır.

Kendi adıyla anılan iklimi, bitki örtüsü, mutfağı ve kültürü olan tek deniz olma özelliğini taşıyan Akdeniz, Braudel (1993) tarafından, ünlü eseri "Akdeniz"de bir denizler bütünü olarak tanımlanmakta ve her şeyden önce, dağlar arasındaki bir deniz olarak gösterilmektedir.

Anadolu'nun ortasında bir orak gibi bükülen Kızılırmak'ın suladığı topraklarda MÖ 1750-700 arasındaki dönemde pek çok ilklere imza atmış önemli bir medeniyet yaratmış olan Hititler'in Dağ Tapınağı Yazılıkaya yüzeylerine kazınmış tanrı ve tanrıça figürleri, dağların zirvelerine basar vaziyette gösterilmişlerdir. Baş Tanrı Teşup, iki Dağ Tanrısının, Nanni ve Hazzi, karşısındaki Ana Tanrıça Hepat, dört ayağı dört dağ zirvesine basan leopar ya da aslan sırtında resmedilmiştir. Söz konusu dağ tanrılarının giysilerine bakılırsa, önden ve yandan tasvir edilmiş üçgenlerden (yani tepelerden) oluştukları görülür. En büyük erkek ve kadın tanrının yanında bir gündüzü (Serri), diğeri geceyi (Hurri) temsil eden iki boğa görülmektedir. Alacahöyük'te bulunan bir kabartmada, büyük kral ve eşi bir sunak ve bir boğa önünde saygı duruşu yapar vaziyette gösterilmektedir. Bu durum, MÖ 14. yüzyılda boğanın tek başına Gök Tanrısını temsil ettiğini kanıtlamaktadır (Akurgal 1998). Boğanın, geçimini tarımla sağlayan toplumlar için ifade ettiği önem göz önünde bulundurulduğunda, Hititliler için boğanın bir tapınım konusu olmasının nedenleri daha iyi anlaşılabilir. Yirminci yüzyılın ortalarına, yani traktörün yaygınlaşmaya başlamasına kadar, boğa ya da öküzün toplumumuz değerler sistemindeki yerini hatırlamak, Hititlileri anlayabilmemize yardımcı olacaktır.

Bize yaşamı armağan eden dağlar üretici ve bu nedenle dişidirler. Bir dağ resmi çizmemiz istendiğinde tereddütsüz, ama gizli bir inatla üçgene benzer bir şeyler çizeriz. Anadolu Medeniyetleri Müzesindeki pek çok ana tanrıça ya da kadın figürlerinde üreme organı üçgen olarak gösterilmiştir. Çatalhöyük evlerinin duvarlarında en çok rastlanan bezeme motifi üçgendir ve doğum anında gösterilen geniş kalçalı ve iri memeli ana tanrıça figürleri ile aynı mekanları paylaşmaktadırlar.

Ana Tanrıça

Zigguratlar ve piramitler dağ oldukları kadar, üçgen yüzeyler toplamıdırlar. Eski Mısır hiyerogliflerinde üçgen, kadını simgeler ve yukarıda değinildiği gibi, "mons" sözcüğünün hem dağ ve hem de rahim anlamına geliyor olması ile bütünleşir. Aynı üçgenin Yunan alfabesinde (delta) "kutsal kapı" anlamına gelmesi, dağın dişi karakteri ile ilgili olmalıdır. Nehirlerin denizlere ulaştığı noktalarda, dağların katkısıyla vücut bulan ve taşkınlarla sürekli yinelenen verimli ovaların oluşturduğu jeomorfolojik oluşumlara da, Nil Deltası'nda olduğu gibi, delta denmesi, bu bağlamda değerlendirilmesi gereken bir başka konudur.

Hitit sanatında boğa, en büyük tanrı olan Gök Tanrısı'nın simgesi idi. Boğanın böğürmesi gök gürültüsüne benzetilmiştir. Gök Tanrısı da gök gürültüsü ve fırtınaların ardından toprağı dölleyen yağmurları getirmektedir. Güneş kurslarının ortasında duran boğa, geyik ve aslan gibi hayvanlar kuşkusuz tanrıları temsil ediyorlardı. Alacahöyük'te bulunan eserlerden birinde bir çift boğa boynuzu üstünde türü pek belli olmayan bir hayvan heykelciğinin etrafını çeviren çelenkten ışınlar çıkmaktadır ve alemin toptan görünüşü, evreni canlandırıyormuş izlenimi vermektedir. Boğa boynuzları üzerinde taşınan bir evren. Akurgal (1998) kral alemlerinin bir çift boğa boynuzu üstünde taşınıyor biçimde gösterilmesini bugün bile yaşayan bir Türk masalı ile ilişkilendirmektedir. "Dünya bir öküzün boynuzları üzerinde durur ve öküz başını salladığında deprem olur."

Boğa4Boğa3

Çatalhöyük ile birlikte, bitki ve hayvan türlerinin evcilleştirilmesi ve toprağın işlenmeye başlaması, neslini sürdürebilme anlamında, insanın kendini daha güvende hissetmesini sağlayarak, tarım toplumunda ilk nüfus patlamasının altyapısını hazırlamıştır. Bu aşamaya gelinceye kadar yaşanmış olması muhtemel kuraklıklar, insan neslini ciddi bir biçimde tehdit etmiş olmalıdır. Hacılar, Çatalhöyük vb. yerleşmelerde gün ışığına çıkarılan çok sayıdaki doğum anında ana tanrıça figürü, üreyememe korkusunun bir dışa vurumu olarak yorumlanabilir. Çatalhöyük'te doğum teması ana tanrıça kültünün merkezinde yer almış ve kutsal doğurganlık özelliği sıklıkla boğa başı ile temsil edilmiştir (M. Ateş). Bu betimlemede görkemli boynuzlarıyla boğa başının güç ve üretkenliği sembolize etmesi kadar, boğa başı ile rahim arasındaki benzerliğin de rolü olmalıdır.

Coğrafya Anadolu'yu, dağ, boğa ve ana tanrıça kültlerin yaratıldığı ve bir potada eritildiği sahne olarak tarihleştirmiştir. İnsan oğlu, neslin idame ettirilebilmesi anlamında , üretkenliğin, gücün ve bereketin sembolü olan dağa yüklediği tüm simgesel işlevleri önce boğaya daha sonra da ağırlıklı olarak ana tanrıçaya devretmiş gibi görünmektedir. Anadolu'nun bir dağlar ve ana tanrıçalar yurdu olmasını sağlayan, bu fiziksel ve kültürel koşullardır. Bu küçük, ancak anlamlı ana tanrıça figürleri farklı zamanlar ve farklı mekanlarda Hepat, Kubaba, Kibele, Artemis, Diana, Meryem Ana vb. dönüşerek varlığını ve gücünü hep sürdürmüştür.

Boğa

Boğa, Toros Dağları'nın 4 bin metreye varan karlı zirvelerini süsleyen ormanlarında yaşayan en güçlü ve en vahşi hayvanıydı. Boyları, omuz yüksekliğinde 2 metreyi, ağırlıkları 1 tonu aşan ve öne doğru uzanan sivri ucuyla boyu 1 metreyi bulan boynuzlara sahip bu boğalar 17.yüzyıla kadar Orta Avrupa ormanlarında boy göstermekteydiler (Attenborough 1987). Toros Dağları'nın bir uzantısı olan Alp Dağlarındaki Lascaux mağarasının duvarlarına çizilenler, bu boğaların görüntüleridir ve bu coğrafyada boğa ile baş edebilecek bir başka hayvan yoktur.

Boğa2Boğa1

Yaklaşık olarak 6500 yıl önce evcilleştirildiği sanılan boğa ya da öküz, Anadolu ve yakın çevresinde güç ve üremenin yanı sıra toprağın sürülmesi ve tarımsal üretim üzerindeki etkin rolü nedeniyle de saygı görmüştür.

MÖ 3000 de tüm Mısır'da kutsal kabul edilip tapınılan en önemli boğa tanrılarından birine Apis adı verilmiştir. Apis, alnında beyaz bir hilal ve sırtında akbabayı andıran bir şekle sahip özel bir boğadır ve tanrıça İsis'i temsil eder. Bu nedenle boynuzları arasında bir güneş ya da ay diski taşıyan boğa başı, bereket sembolü ve İsis-Osiris ile ilgili olarak ölüm ve yeniden doğum tanrısı olarak kabul edilmektedir.

Mezopotamya'da Ay tanrısı "Sin"e boğa biçimi verilmiş, Mısır'da ay tanrıçası yıldızların boğası olarak kabul edilmiştir. Boğa burcu, insanın çalışma gücünün en yüksek olduğu 21 Nisan - 20 Mayıs tarihlerine, ilkbahardan yaza geçilen bir dönemi kapsar.

Boğa kültü MÖ 2700-2000 yıllarında başta Girit olmak üzere Kıbrıs, Sardunya Adası ve Malta Adalarında da oldukça yaygındı. Bugün bile Malta'da, kötülükleri uzak tutmak için, Anadolu'nun pek çok yerinde de önümüze çıktığı gibi, ev duvarlarının yüksek noktalarına boğa başları, boynuzları asmaktadırlar.

Bir bereket ve ay tanrıçası olan Artemis şenliklerine boğa güreşi ile başlanmasının bir gelenek olduğunun hatırlanması ve bu gün bile Artvin gibi Anadolu kentleri ve İspanya gibi Akdeniz ülkelerinde, farklı anlam ve biçimlerde de olsa, bu geleneğin yaşatılıyor olması, boğa kültünün yaygınlığı konusunda net bir fikir verebilir.

Hititleri başkenti Hattuşaş'taki Yazılıkaya Tapınağı'nın ana sahnesinde gösterilen tanrıların önemi, üçgen biçimli şapkaların dış kenarlarına yerleştirilmiş boğa boynuzlarıyla belirtilmeye çalışılmıştır. Örneğin, Hattuşaş kentinin gök tanrısının şapkasının ön dış kenarında 6 boynuz varken, Hitit ülkesinin en büyük Gök Tanrısı Teşup'un şapkasının ön ve arka kenarlarında toplam 12 boynuz bulunmaktadır.

Boğa6
Çatalhöyük'te boğa hiçbir nedenle kurban edilmemiştir. Ancak Hitit'te boğa kurban edilmeye başlamış, eti yenmiş ve kanı tanrılara sunulmuştur. Kurban geleneği, özü pek değişmeden günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Gücün ve bereketin simgesi olan boğa, toprağı ve bereketi temsil eden ana tanrıçaya kurban edilen hayvanların en değerlisiydi. Kurban edilen hayvanların kanının toprakla karışması, toprağın yeniden canlanması ve bol ürün vermesi inancı ile ilgilidir. Kurban edilen boğaların kanı toprakla buluşurken, üremeyi temsil eden yumurtalıkların (testis) ya da üreme organlarının (fallos) tapınak çevresindeki çam, servi, köknar ya da sedir ağaçlarına asılması, uzantıları günümüzde de görülen bir başka gelenekti. Hıristiyanlarca her yıl aralık ayının 24.gününü 25.güne bağlayan gece İsa Peygamberin doğum günü olarak kutlanan "Noel" de ağaçlar, özellikle yaprağını dökmeyen ağaçlar, boğa yumurtasına benzer yuvarlak biçimli bezemelerle süslenirler. Bu geleneğin, Romalı Kibele rahipleri tarafından başlatıldığı sanılmaktadır (Ergener 1988). Attis'in fallosunu temsil eden çam ağacına asılan renkli süsler ya da kendilerini hadım eden rahiplerin üreme organı ya da kurban edilen boğaların yumurtalıklarını simgeliyor olmalıdır. 25 Aralık günlerin uzamaya başladığı ve bu nedenle ilkbaharın gelmekte olduğunun, doğanın yeniden canlanacağının ilk müjdecisidir ve Attis ve Adonis'in yeniden doğuşu mitiyle benzeşir.

Dünyanın yedi harikasından biri olan Efes'teki Artemis tapınağının kült heykeli, göğüs hizasında çok sayıda memeye benzer yuvarlak çıkıntılar taşımaktadır. Önceleri meme olarak yorumlanan bu çıkıntılar bugün, tanrıçaya kurban edilen boğaların yumurtaları olarak kabul edilmektedirler. Gılgamış Destanında Babil'in ana tanrıçası İştar'a boğa kurban edildiğinden söz edilmektedir. Kurban edilen boğanın kanı ile toprak sulanırken, boğanın üreme organları tanrıçaya armağan edilmektedir. Artemis'in göğsünü süsleyen yumurta biçimli çıkıntıların kökünün İştar'a kadar uzanması kuvvetli bir olasılıktır (Ergener 1988).

Boğa5
Kökü çok eskilere uzanan bir Anadolu boğa kültü-ana tanrıça geleneği, özü pek değişmeden günümüz kültüründe de varlığını sürdürebilmektedir.

Ay-Hilal

Dişinin üreme işlevi ile ayın düzenli hareketleri arasındaki benzerlik, tarihin hemen hemen her döneminde ve dünyanın farklı coğrafyalarında dikkat çekmiş bir olaydır. Bu nedenle kadının üremesini ayın düzenlediği düşüncesi pek çok toplumda yaygındır. Kadınların aybaşı (regl) dönemleri ile ayın 28 günde bir yinelenen hareketleri birebir örtüşmektedir. İlk takvimlerin güneşten çok ayı esasa almalarının nedeni budur. Doğurganlığı temsil eden ana tanrıçaların üzerinde yaygın olarak bir ay motifinin bulunması da bu nedenle ilişkilidir. Ay Umay-Nit-İsis-İştar-Artemis-Diana gibi tanrıçaların temel sembolü olmuştur. Yunan Artemisi ya da Roma Dianası çoğu kez elinde, saçlarının arasında ya da göğsünde bir hilalle gösterilir. Aya tapınmayı yüzlerce yıl önce bırakmış olan uygar toplumların folklorunda bu eski inanca ilişkin izlere sıklıkla rastlanabilmektedir.

Yılın 12 ay olması pek çok inançta 12'nin -12 tanrı, 12 havari, 12 imam gibi- kutsal kabul edilmesi, özünde hep bu dişinin üreme işlevi ve ayın hareketleri arasındaki benzerlikle ilişkilidir.

Perge tiyatrosunun sahne süslemelerinden bir frizde, kurban edilmek üzere sunağa doğru götürülen boğalar gösterilmektedir. Sunağın bir yanında Artemis Pergai'yi temsil eden ve üzerinde belirgin bir hilal taşıyan gök taşı, diğer yanında da elinde bereket boynuzuyla (kornakopya) tanrıça Ticke durmaktadır. Bu friz Anadolu'da Çatalhöyük'ten başlayarak günümüze kadar uzanan bir çizgide bereketi, yeniden yaşama gelmeyi ve doğurganlığı simgeleyen boğa boynuzu ile hilal arasındaki özdeşliği net bir biçimde belgelemektedir. Boynuz ve hilal zaman içinde birbirinin yerine kullanılmışlardır.

Tıpkı Frig ve Likya mabet ve kutsal yapılarının alınlıklarına kondurulan, hilali anımsatan boynuzları gibi, Müslüman cami kubbelerinin tepesini süsleyen alemler önce boynuza benzetilirken, sonraları tümüyle hilale dönüşmüştür.

Bez bayrakların kullanılmaya başladığı günden beri, Türklerin bayrakları üzerinde hep doğurganlığı temsil eden hilal motifi bulunmuştur. Bunun kökü çok eskilere giden ana tanrıça ve boğa kültü ile yakından ilişkili olması gerekir. Bugüne dek on altı devlet kurmuş olmak gücünü, bu doğurganlık kültünden alıyor olmalıdır. Anavatan için canını seve seve kurban eden ataların kanını simgeleyen kırmızı zemin üzerindeki ay ve yıldızdan oluşan bayrağımız da bu köklü ve yaygın kültürü özetler gibidir.

Sonuç

Dağ, gerek fiziksel ve gerekse de tinsel anlamda, insanın ve onun kültürünün oluşması ve biçimlenmesinde sanılanın çok üstünde etkili olmuştur. Coğrafya tarihi belirliyorsa, ki belirlemektedir, dağlar da coğrafyayı belirlemektedir. Dağı anlamadan coğrafyayı ve tarihi anlayabilmek mümkün değildir. Geçmişimizi olduğu gibi geleceğimizi de dağlar belirleyecektir.

KAYNAKÇA :

Aktüre S.,1994: Anadolu'da Bronz Çağı Kentleri. Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Türkiye Araştırmaları 6.
Akurgal E., 1998: Anadolu Kültür Tarihi, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, 67.
Ateş M., : Mitolojiler ve Semboller.
Attenborough D., 1987: The First Eden. Guild Puplishing, London.
Braudel F., 1993: Akdeniz, Akdeniz ve Dünyası, İmge Kitabevi Yayınları:76.
Ergener R., 1988: Anatolia, Land of Mother Goddess. Hitit Yayınları, Ankara.
Ersoy N., 2000: Semboller ve Yorumları. Dönence Yayınları.
Işık F., 1999: Doğa Ana Kubaba, Tanrıçaların Ege'de Buluşması. Suna-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü, Monografi Dizisi 1.

Sayfa Özeti: Toros Dağları ve Boğa Kültü

Sayfa Açıklaması: "Dağlar yaşamın ta kendisidir." Kolay anlaşılabilir görünen bu sav binlerce yıl önce başka birileri tarafından da ortaya atılmış olmalıdır.

Anahtar Kelimeler:


web antalya